
Çağımızın en popüler faaliyetlerinden biri huzur aramak.
İnsanlar huzur bulmak için kitaplar okuyor, videolar izliyor, seminerlere katılıyor, nefes çalışmaları yapıyor, motivasyon konuşmaları dinliyor. Huzur sektörü öyle büyüdü ki yakında huzuru bulamayanlara özel sadakat kartı çıkarılırsa şaşırmam.
Ne var ki bütün bu çabanın ortasında küçük bir sorun var:
Kimse huzurun neden sürekli kaçtığını sormuyor.
Sabah uyandığımız andan itibaren kendimizi başkalarıyla kıyaslıyoruz.
Sosyal medyada insanların en mutlu anlarını izleyip kendi hayatımızın eksik olduğuna karar veriyoruz.
Henüz sahip olmadığımız şeyler yüzünden sahip olduklarımızın tadını çıkaramıyoruz.
Sonra da huzursuzluğumuzun nedenini ekonomiye, siyasete, hava durumuna veya Merkür'ün hareketlerine bağlıyoruz.
Kendimize bakmak ise nedense en son aklımıza geliyor.
Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi kolay bir iş değildir.
Başkalarını suçlamak çok daha pratiktir.
Patron yüzünden mutsuzuzdur.
Eş yüzünden mutsuzuzdur.
Çocuklar yüzünden mutsuzuzdur.
Komşular, trafik, hayat şartları, dünya düzeni...
Listemiz oldukça kabarıktır.
İşin ilginç tarafı, bütün bu sorunlar ortadan kalksa bile çoğu insanın yine huzursuz olmasıdır.
Çünkü huzursuzluğun önemli bir kısmı dışarıdan değil, içeriden gelir.
İnsan bazen kendi kendisinin en yorucu yol arkadaşıdır.
Geçmişte yaptığı hataları yıllarca unutmaz.
Olmamış konuşmaları zihninde yüzlerce kez tekrar eder.
Henüz yaşanmamış felaketler için şimdiden endişelenir.
Sonra da huzurun neden gelmediğini merak eder.
Belki de huzur, peşinden koşuldukça uzaklaşan şeylerden biridir.
Çünkü huzur bir hedef değil, bir yan etkidir.
Kendinle kavga etmeyi bıraktığında ortaya çıkar.
Her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçtiğinde ortaya çıkar.
Kusursuz olma yükünü sırtından indirdiğinde ortaya çıkar.
Ama kabul edelim...
Bunlar yeni bir telefon almaktan, sosyal medyada kişisel gelişim sözü paylaşmaktan veya üç günlük mucize formüller denemekten çok daha zahmetlidir.
Bu yüzden huzuru aramaya devam ediyoruz.
Üstelik çoğu zaman onu kaybettiğimiz yerde değil, hiç bulunmadığı yerlerde.
Belki de asıl soru şudur:
Huzuru gerçekten bulmak mı istiyoruz, yoksa onu aramakla meşgul olmayı mı seviyoruz?

