
Sermaye ile siyaset arasındaki ilişki, modern devletlerin en tartışmalı alanlarından biridir. Bu ilişki tamamen olumsuz değildir; doğru kurumsal çerçeve içinde ekonomik kalkınmayı destekleyebilir. Ancak denge bozulduğunda, beraberinde ciddi bir yozlaşma, rüşvet alıp verme riski doğar.
Turgut Özal’ın, “Benim memurum işini bilir”, “ Ben zengin severim” söylemleriyle uygulamaya koyduğu ekonomik politikalar sonucunda devletin tüm olanaklarının yanı sıra kamu kaynakları sınırsız bir şekilde sermaye ye kapılarını açması sonun başlangıcını getirdi diyebiliriz.
Bunun sonucunda sermaye (iş dünyası, finans çevreleri, büyük şirketler), politik kararların kendi lehine şekillenmesini sağlama, partiler veya adaylara maddi destek sağlama ve devlet kaynaklarının dağıtımında rol alma gibi aktif görevler üstlendi.
Bu mekanizmalar şeffaf ve denetlenebilir olduğunda demokratik sistem içerisinde belki meşru kabul edilebilir. Ancak denetim zayıfsa, ilişki “çıkar ortaklığına” dönüşür.
Parti fark etmeksizin çıkar ortaklığı, yozlaşmayı ve ahlaki çöküşü beraberinde getirir.
Yozlaşma ve ahlaki çöküş kurumsal denetim mekanizmalarının zayıflığı, yargı bağımsızlığının tartışmalı olması, medyanın özgür olmaması ve siyasetin finansmanının şeffaf olmaması durumunda güçlenir.
Bu şartlarda sermaye, siyaseti “etki altına alma” dan öte, doğrudan yönlendirme gücüne ulaşır. Siyasetçi ise kamu yararı yerine belirli ekonomik grupların çıkarını gözetmeye başlar.
Kaynaklar verimli alanlara değil, “yakın ilişkide olunan” kişi ve şirketlere aktarılır. Belirli gruplar ayrıcalık kazanırken toplumun geniş kesimleri dışlanır. Bu da gelir dağılımını bozar ve sosyal gerilimi arttırır.
Yozlaşma en karanlık yüzünü seçim dönemlerinde gösterir. Çünkü seçimlerin ve siyasi kararların gerçek belirleyicisi halk değil, ekonomik güç odakları olur. Bunun sonucunda “Demokratik Erozyon” bir virüs gibi toplumun her kademesine yayılır. Vatandaşın devlete ve kurumlara olan güveni azalır. “Nasıl olsa her şey çıkar ilişkisi” algısı yaygınlaşır ve bu da toplumsal çürümeyi hızlandırır.
Yolsuzluk sıradanlaşırsa, bireyler de benzer davranışları meşru görmeye bağlar. Bu sadece siyasetle sınırlı kalmaz; toplumun geneline yayılan bir ahlaki erozyon yaratır.
Sermaye ile siyaset arasındaki ilişki kaçınılmazdır; önemli olan bu ilişkinin kurallara mı yoksa çıkarlara mı dayandığıdır. Kuralların güçlü olduğu yerde bu ilişki kalkınma üretir; zayıf olduğu yerde ise yozlaşma, eşitsizlik ve güvensizlik doğurur.
Manavgat’ta son bir yıldır ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet çarkından yılardır herkesin haberdar olduğunu, haberdar oldukları halde sustuklarını ve şimdilerde hayretler içinde şaşıranlara şaşırmamak elde değil.
Sorun ne Şükrü Sözen, ne Niyazi Nefi Kara ne de bu işlere bulaşmış diğer isimlerdedir. Sorun, siyasetin ekonomik politikasını demokratik yasa maddeleriyle düzenlemekten kaçınan sistemin ta kendisidir. Buna o saçma sapan Siyasi Partiler Kanunu’nu da eklediğinizde ortaya çıkan tablo bizi şaşırtmamalıdır, düşündürmelidir.
Şayet bu badirelerden kurtulmak istiyorsak; önümüze servis edilen yemeği yemek yerine, kendi aşımızı kendimiz pişirmeliyiz…
Seçilmişleri seçmek kaderimiz olmamalı!

