
Varlığına, varlığımı armağan ettiğim şehir halkımın tarihe mal olan bazı meziyetleri vardır; Birincisi asla yağmacılık yapmamıştır, ikincisi de isyan etmemiştir…
Ancaaaak bir istisnası vardır; “Havasına ve kadınlar hamamına dokunmayacaksın…
Hamamı ve havasından gari… Gerisi laf-ü güzaf…
Hele yağmacılık? Asla…
Gece gündüz aç kalır da komşusunun malına tamah etmez…
Siz bakmayın “Emval-ı Metruke” kanunlarına, orada belki ufak tefek yağma olmuşsa da…
O yağmayı halk yapmamıştır…
Kanun ne emretmişse o olmuştur.
*
Şimdi size Adana’da yaşanan bir yağma olayından bahsedeceğim.
Bu yağmanın ne ilk çağlarda bir eşi vardır ne de Orta çağlarda…
Ne vatanı için savaşan ordular ne inancı için küffar üstüne yürüyen cihat erleri…
Böyle bir yağma kimseye nasip olmamıştır.
Eşi menendi olmayan bir yağma; “Buz yağmacılığı…”
*
Tam da 80 yıl önce, yine böyle bir temmuz ayı… Sıcak ki, zannedersiniz cehennemin yeryüzü şubesi…
Adana’da bu sıcakların çözümü buzlu, ayran, limonata, gazoz ya da su gibi içeceklerdir. Peki buz nerede? Efendim, benim gibi artık toprağın çağırdığı yaşa gelmiş olanlar bilir, buz dönemin yüz akı yapılarından Kanarada (Nam-ı diğer Mezbaha) üretilir. İlk defa o aylarda civar köyler ve kazalara buz gidince, şehirde buz sıkıntısı baş gösterir.
Bütün bunların üzerine, mübarek Ramazan ayı da başlamıştır. İftar saatine doğru, buz satıcılarının önünde kalabalıklar, açlık bir yandan, sıcak bir yandan sinirler gergin, tevatürler gırla…
Buzsuzluk, halkın büyük bir bölümünü, aşkından çöllere düşmüş mecnuna döndürmüştü. İşte o esnada bir ses yükselir;
“Yağ Cami önünde bir buz arabası görülmüştür!”
Hurra, bir koşudur başlar. Gerçekten de buz arabası Yağcami önündedir. Kamyonun sahibi o an yoktur. Kamyonun kasası açılır. Eline satırı kapan, buz kalıplarını keserek ihtiyacı kadar alır.
(Buz , büyük kalıplar şeklinde üretilir, satıcı göz kararı ile, istenilen ağırlıkta buzu keserek satar. Usül böyleydi.) Satır elden ele dolaşmakta, kalıplar gittikçe tükenmekte…

İşin garip tarafı kim ne kadar buz yağmaladıysa, parasını şoför mahaline bırakır. Sonuçta, kamyon sahibi gelir, biriken para, arabadaki buz parası toplamından daha fazladır. Adam neredeyse malı yağmalandığı için Allah’ına şükredecektir. Belki de etmiştir. Bilmiyorum.
Halk, oruçlu ağzıyla, günah işlemeyecek kadar ahlaklıydı…
Şehrimin halkı, insaflı, vicdanlı ve adaletli bir yağma örneği göstermiştir.
Tarihte ve dünyanın hiçbir yerinde böyle ahlaklı bir yağmaya rastlanmamıştır.
*
Ya Günümüz Yağmacıları?
Günümüz yağmacıları böyle mi? Ne vicdanları var ne insafları… Dayanakları kanunlardır.
Bunlar, kasaları ve cepleri para doluyken, emeklilerin ve işçilerin maaşını tespit edenlerdir.
Bakın, sesi çıkmayan sendikaların başında olanlara…
Bildim bileli esnaf odalarının başında olanlara, iki yıl milletvekilliği yapıp, ömür boyu hem devletin bütün imkânlarından faydalanıp hem de bir emekliden on kat fazla maaş alanlara…
Bir dönem fen işleri müdürlüğü yapıp yedi düvel sülalesini zengin edenlere…
Bunlar yağma değil mi?
*
12 Eylül Döneminde bir Emniyet Müdürü vardı. (Adını hatırlamıyorum) “Ben teröristi ayakkabısından tanırım” derdi. Kendince haklı nedenleri vardır.
Ben de yağmacı, talancı, vicdansız, adaletsiz vekilleri tanırım… Nasıl mı?
“Nereden buldun yasasına muhalefet edenlerden…”
“İki sene için ömür boyu rüşvet olarak maaş kabul edenlerden…”

