Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

İşçilerden Çağrı: Birde Bizden Dinleyin

işçierden çağrı birde bizden dinleyin

Manavgat Belediyesi’nde işçi çıkarma kriziyle başlayan süreç, anlaşılan o ki; gündemdeki yerini uzun bir süre koruyacağa benziyor. Belediyenin işten çıkardığı ve işten çıkarılma tedirginliğinde olan bir gurup işçi, Türkiye İşçi Partisi Manavgat İlçe Başkanlığı aracılığıyla kamuoyuna duyurmak üzere ‘ Birde Bizden Dinleyin’ başlıklı dertlerini anlatan bir yazı kaleme aldı.

Yazıda emek vurgusunu ön plana çıkaran işçiler, belediye ve sendika yönetimi ile CHP İlçe Başkanlığına eleştiri getirirken; “Oysa gerçek şu: Bir toplumun en büyük gücü, emeğe verdiği değerdir. Eğer bu değer kaybolursa geriye yalnızca rakamların soğuk dili kalır. Ve o dil, çoğu zaman insanların hayatını anlatmaya yetmez ifadelerini kullanmaları dikkat çekti.

İşte o yazı:

“Fedakârlık faturası masayı temizleyenlere kesiliyor”

Türkiye’de yıllardır aynı sahne tekrar ediyor: yönetim hata yapıyor, hesap tutmuyor, bütçe bozuluyor ve sonunda birileri mikrofonun başına geçip şu cümleyi kuruyor: “Fedakârlık yapmamız gerekiyor.” İlginçtir, bu fedakârlık çağrıları genellikle aynı adrese gidiyor. Masanın başında oturanlara değil, o masayı her gün temizleyenlere.

Manavgat’ta son aylarda yaşananlar da bu eski hikâyenin yeni bir perdesi gibi duruyor. Görünüşte bir mali kriz, arka planda ise bir yönetim ve temsil krizi var. Üstelik bu kriz yalnızca belediye yönetimini değil, sendikayı ve siyasi örgütleri de içine alacak kadar büyümüş durumda. İşin acı tarafı ise, bu tartışmanın ortasında kalanların yine en alttaki emekçiler olması.

“Toplu İş Sözleşmesi Yok Sayıldı”

Ocak ayında belediye yönetiminin yaptığı açıklamalarla başlayan süreç, kısa sürede bir ekonomik tartışmadan çok daha fazlasına dönüştü. Manavgat Belediyesi Başkanvekili Mehmet Çiçek, belediyenin mali durumunun kötü olduğunu söyleyerek toplu iş sözleşmesinde yer alan zam oranını uygulamak istemediklerini açıkladı. Oysa söz konusu zam, keyfi bir talep değil, zaten imzalanmış ve yürürlüğe girmiş bir toplu sözleşmenin maddesiydi. Enflasyon artı iki puan olarak belirlenen artış, işçilerin müzakere ederek kazandığı bir haktı.

“Ya hakkından Vazgeçersin Ya İşini Kaybedersin”

Normal bir hukuk düzeninde bu noktada tartışma bitmiş sayılır. Çünkü imzalanmış bir sözleşmenin uygulanıp uygulanmayacağı değil, nasıl uygulanacağı konuşulur. Ama Türkiye’de bazen işler bu kadar basit ilerlemiyor. Belediye yönetimi “zam yaparsak işçi çıkarmak zorunda kalırız” diyerek meseleyi farklı bir noktaya taşıdı. Bu söylem kamuoyunda sık duyulan bir tür ikilem yaratma yöntemi: ya hakkından vazgeçersin ya işini kaybedersin.

“Sorun Başka Bir Boyuta Evrildi”

İşçi açısından bakıldığında bu aslında gerçek bir tercih değildir. Çünkü geçim derdi yaşayan bir emekçinin önüne konulan seçenek, çoğu zaman bir seçim değil bir baskı mekanizmasıdır. Manavgat’ta yaşanan süreçte de benzer bir tablo ortaya çıktı. Zamdan vazgeçilmesi için işçilerden feragatname istenmeye başlandı. İlk başta gönüllülük temelinde yürütüldüğü söylenen bu süreç, kısa sürede başka bir boyuta evrildi.

“İşçiler İmza Vermeye Zorlandı”

Yerel siyasi aktörlerin devreye girmesiyle birlikte işçilerin üzerinde ciddi bir baskı oluştuğu iddiaları ortaya çıktı. CHP ilçe örgütü yöneticilerinin ve bazı meclis üyelerinin sürece dâhil olduğu, işçilerin imza vermesi için yoğun bir baskı kurulduğu yönünde anlatımlar Manavgat kamuoyunda sıkça dile getirildi. İddialara göre mesai saatleri bittikten sonra bile Melas A.Ş. binası açık tutuldu, işçiler gece saatlerine kadar imza vermeye çağrıldı ve hatta bazı çalışanların evlerinden araçlarla getirildiği konuşuldu.

Eğer bu anlatımların bir kısmı bile doğruysa ortada yalnızca bir ekonomik kriz değil, ciddi bir etik sorun da vardır. Çünkü emekçinin hakkından vazgeçmesi için oluşturulan baskı ortamı, demokratik bir çalışma düzeniyle bağdaşmaz. Daha da ilginç olanı ise, bu baskı sürecinin sonunda yaklaşık bin yüz civarında feragatname toplandığının söylenmesidir. Yani belediye yönetimi, sözleşmeyle kazanılmış bir hakkı ortadan kaldırmak için doğrudan işçilerin rızasını üretmeye çalıştı.

“Belediye Doyurucu Bir Açıklama Yapmıyor”

Fakat burada daha büyük bir soru ortaya çıkıyor. Eğer gerçekten bir mali kriz varsa, bunun sorumluluğu kimde? Belediye yönetimi yıllardır yapılan hataların faturasını neden en alttaki çalışanlara kesmek istiyor? Bu soruların cevabı bugüne kadar kamuoyuna net bir şekilde açıklanmış değil.

Belediye yönetimi sık sık Sayıştay raporlarını gerekçe gösteriyor. Raporda personel sayısının yüksek olduğuna dair eleştiriler olduğu ifade ediliyor. Ancak Sayıştay raporları doğrudan “şu kadar işçi çıkarılmalıdır” şeklinde emir vermez. Bu raporlar genellikle bütçe disiplini ve personel planlaması konusunda uyarı niteliğindedir. Dolayısıyla bir raporu zorunlu gerekçesi gibi sunmak, en azından tartışmalı bir yaklaşımdır.

“CHP Genel Merkezi Devreye Girdi”

Krizin büyümesiyle birlikte konu yalnızca Manavgat sınırları içinde kalmadı ve Ankara’ya taşındı. CHP Genel Merkezi devreye girdi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in konuyla ilgilendiği, genel başkan yardımcısı Ulaş Karasu’nun süreci takip etmek üzere görevlendirildiği ifade edildi. Bu noktada sendika ile belediye arasında yeni bir müzakere süreci başladı.

“İkramiye Alacakları On Yedi Ay Ertelendi”

Sendika cephesinde ise Remzi Çalışkan ile belediyelerin işveren sendikası temsilcileri arasında görüşmeler yapıldı. Sonunda taraflar bir formül üzerinde uzlaştı: işçiler aylık aldıkları dört yevmiye ikramiyeden vazgeçmeyecek, ancak bu ödeme on yedi ay ertelenecekti. Başka bir ifadeyle işçiler haklarından tamamen vazgeçmeyecek, fakat paralarını gelecekte alacaktı. Bu anlaşma ek protokolle imza altına alındı. İşçilere verilen söz ise oldukça netti: bu fedakârlığın karşılığında işten çıkarma olmayacaktı.

Tam bu noktada insan ister istemez durup düşünmek zorunda kalıyor. Çünkü bu anlaşma aslında işçilerin belediyeye verdiği bir krediye benziyor. Aylık yaklaşık on bin liraya yaklaşan ikramiye ödemesi ertelenerek belediyenin nakit akışı rahatlatılmış oldu. Üstelik bu erteleme kısa bir süre için değil, tam on yedi ay için yapıldı. Yani belediye ciddi bir finansal rahatlama elde etti.

“Anlaşma Olmasına Rağmen İşten Çıkarılmalar Başladı”

Ancak hikâyenin en tartışmalı kısmı tam da burada başlıyor. Çünkü anlaşmanın üzerinden çok geçmeden bazı işçilerin işten çıkarıldığı haberleri gelmeye başladı. Performans yetersizliği gerekçesiyle iş akitleri feshedilen çalışanlar olduğu ifade edildi. İşten çıkarılanların sayısı ilk etapta yirmi civarında görünse de mesele sayının kendisinden daha büyük bir anlam taşıyor.

Çünkü anlaşmanın temelinde bir söz vardı. O söz de “işçi çıkarılmayacak” ifadesiydi.

Bu durumda doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor: Eğer işçi çıkarılmayacaksa neden çıkarıldı? Eğer çıkarılacaksa işçiler neden fedakârlık yaptı?

“Emekçinin En Büyük Sermayesi Güvendir”

İşçiler açısından bakıldığında bu durum ciddi bir güven krizi yaratıyor. Çünkü emekçinin en büyük sermayesi güvendir. Çalıştığı kurumun verdiği sözlere inanmak ister. Eğer verilen sözler kısa süre içinde bozuluyorsa, bu yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkar ve siyasi bir soruna dönüşür.

“Sendikanın Üstlendiği Rol Tartışmaya Açıktır”

Burada sendikanın rolü de tartışmaya açıktır. Sendika, işçilerin haklarını korumak için vardır. Ancak bu süreçte sendikanın ne kadar güçlü bir direnç gösterdiği, işçilerin çıkarlarını ne kadar savunabildiği Manavgat’ta ciddi şekilde sorgulanıyor. Bazı işçiler sendikanın yeterince sert bir tutum almadığını düşünüyor. Bazıları ise sendikanın siyasi baskı altında kaldığını iddia ediyor.

Gerçek ne olursa olsun, sendikanın işçiler nezdinde oluşan bu güven sorununu ciddiye alması gerekir. Çünkü sendikal hareketin en büyük gücü, üyelerinin ona duyduğu inançtır. Eğer o inanç zedelenirse, sendikanın varlık nedeni de tartışmaya açılır.

“CHP’nin Tutumu İdeolojik Bir Tartışma Yaratır”

Benzer bir eleştiri siyasi örgütler için de geçerlidir. CHP ilçe örgütünün bu süreçte işçiler üzerinde baskı kurduğu yönündeki iddialar, partinin emek politikalarıyla ciddi bir çelişki oluşturuyor. Türkiye’de uzun yıllardır emekten yana olduğunu söyleyen bir siyasi hareketin, işçileri haklarından vazgeçmeye zorladığı görüntüsü ortaya çıkarsa bu yalnızca yerel bir sorun olmaz, aynı zamanda ideolojik bir tartışma yaratır.

Siyaset yalnızca seçim kazanma meselesi değildir. Aynı zamanda ilke meselesidir. Eğer bir parti emekten yana olduğunu söylüyorsa, bunu yalnızca kürsülerde değil kriz anlarında da göstermelidir.

Manavgat’ta yaşanan olaylar bu açıdan önemli bir sınav niteliği taşıyor. Çünkü burada mesele yalnızca bir belediyenin bütçesi değil, aynı zamanda siyasi tutarlılıktır.

“Kamu Yönetimi Sorumluluk Gerektirir”

Sonuçta ortada oldukça basit bir gerçek var. Yıllar boyunca yapılan yanlış yönetimlerin bedeli bugün işçilere ödetilmeye çalışılıyor. Belediyenin mali sorunları varsa bunun çözümü en zayıf halkayı hedef almak olmamalı. Kamu yönetimi sorumluluk gerektirir. Planlama gerektirir. Şeffaflık gerektirir.

Bir belediye gerçekten ekonomik kriz yaşıyorsa bunu açıkça anlatmalı, rakamları ortaya koymalı ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan adil bir çözüm üretmelidir. Sadece en alt kademedeki çalışanlardan fedakârlık istemek, adil bir çözüm değildir.

“Yönetimler Değişir Hikâye Aynı Kalır”

Bugün Manavgat’ta yaşananlar belki yarın başka bir şehirde yaşanacak. Türkiye’de belediyeler değişir, siyasi aktörler değişir ama bu hikâye nedense hep aynı kalır. En alttaki emekçiler fedakârlık yapar, en üsttekiler ise bunun adını zorunluluk koyar.

Oysa gerçek şu: Bir toplumun en büyük gücü, emeğe verdiği değerdir. Eğer bu değer kaybolursa geriye yalnızca rakamların soğuk dili kalır. Ve o dil, çoğu zaman insanların hayatını anlatmaya yetmez.

 

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.