Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

Fakirlik Bir Sonuç Değil, Bir Yöntemdir

zehra sürmeli fakirlik sonuç değil yöntemdir2025

Bir toplumun yoksullaşması yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Yoksulluk, çoğu zaman bir sonuç gibi anlatılır: kötü yönetim, krizler, dış etkenler… Oysa tarihsel ve sosyolojik olarak bakıldığında, fakirlik sıklıkla bilinçli bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Çünkü sürekli geçim derdiyle boğuşan bir halkın düşünmeye, sorgulamaya ve harekete geçmeye ayıracak ne zamanı kalır ne de zihinsel enerjisi.

İnsan zihni sınırlı bir kaynaktır. Psikolojide “bilişsel yük” olarak adlandırılan bu durum, temel ihtiyaçlar tehdit altındayken zihnin tamamını hayatta kalmaya yöneltir. Kirasını, borcunu, yarın ne yiyeceğini düşünen birey; adaleti, özgürlüğü, geleceği düşünemez. Bu bir zayıflık değil, insan doğasının kaçınılmaz sonucudur. Açlık, korku ve belirsizlik; soyut düşünceyi bastırır.

Bu noktada fakirlik, yalnızca cebin değil, bilincin de yoksullaşmasıdır.

Sosyoloji bize şunu söyler: Uzun süreli yoksulluk yaşayan toplumlarda “alışma” gelişir. Başlangıçta tepki uyandıran adaletsizlikler zamanla normalleşir. İnsanlar, “daha kötüsü olabilir” diyerek mevcut duruma razı olur. Bu razı oluş, çoğu zaman yanlış anlaşılır; sanki halk istemiyormuş, umursamıyormuş gibi yorumlanır. Oysa gerçekte olan, öğrenilmiş çaresizliktir.

Psikolojide bu kavram, bireyin çabalarının sonuç vermediğini defalarca deneyimlemesi sonrası artık denemeyi bırakmasını ifade eder. Toplumsal düzeyde ise bu, “ne yapsak değişmez” düşüncesine dönüşür. Seçimler, protestolar, itirazlar anlamsızlaşır. Umut, yerini yorgunluğa bırakır.

Fakirleştirilen halk, yalnızca maddi olarak değil; zamansal olarak da kuşatılır. Birden fazla işte çalışmak zorunda kalan, uzun saatler yolculuk yapan, eve yorgun dönen birey için kamusal alan fiilen ortadan kalkar. Kitap okumak, tartışmak, örgütlenmek bir lüks hâline gelir. Bu durum, tesadüf değildir. Çünkü düşünmek için önce boşluk gerekir. Fakirlik, bu boşluğu yok eder.

Bir diğer önemli boyut da duygusal yönetimdir. Yoksulluk, insanı sürekli bir kaygı hâlinde tutar. Kaygı ise itaat üretir. Korku duyan birey, risk almaz. Risk almayan birey, düzeni sorgulamaz. Böylece ekonomik baskı, sessiz bir siyasi denetim aracına dönüşür. Cop ya da sansür kadar görünür değildir ama çoğu zaman daha etkilidir.

Medya ve söylem de bu mekanizmayı besler. Fakirlik bireysel başarısızlık gibi sunulur: “Çalışırsan olur”, “akıllı olan kurtulur”. Böylece yapısal sorunlar görünmez kılınır, sorumluluk bireyin omzuna yüklenir. İnsanlar sistemle değil, kendileriyle kavga etmeye başlar. Bu da kolektif bilincin parçalanmasına yol açar.

Burada kritik soru şudur: Fakirlik gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa sürdürülebilir kılınan bir düzen mi?

Bir halk yoksul bırakıldığında sadece bugünü değil, geleceği de kontrol altına alınır. Eğitim kalitesi düşer, kültürel üretim azalır, eleştirel düşünce zayıflar. Yeni kuşaklar, hayal kurmak yerine hayatta kalmayı öğrenir. Bu, en kalıcı tahakküm biçimlerinden biridir.

Ancak tarih şunu da gösterir: Bu durum sonsuz değildir. Yoksullukla yönetilen toplumlarda bir kırılma noktası mutlaka gelir. Çünkü bastırılan her duygu gibi, bastırılan adalet duygusu da birikir. Sorun şu ki bu kırılma ya bilinçli ve örgütlü olur ya da kontrolsüz ve yıkıcı.

Bu yüzden mesele yalnızca fakirliğin kendisi değil, ona karşı ne yapıldığıdır. Yoksulluğu kader gibi anlatmak, düzenin en büyük kazanımıdır. Oysa fakirlik doğal bir felaket değil; politik, ekonomik ve sosyal tercihlerle üretilen bir sonuçtur.

Düşünemeyen bir halk yönetilir. Düşünemeyen bir halk itaat eder. Ve düşünemeyen bir halk, fakirliğin nedenini değil, yalnızca sonuçlarını yaşar.

Gerçek özgürlük, yalnızca sandıkta değil; zihnin yükten kurtulduğu yerde başlar.

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.