
Bir toplum, suç işlendiğinde çürümeye başlamaz. Çünkü suç da kötülük de insanlık tarihi kadar eskidir. Asıl çürüme, kötülük utanmayı bıraktığında, iyilik ise kendisini açıklamak zorunda kaldığında başlar.
Dürüst insanın “saf”, vicdanlı insanın “zayıf”, terbiyeli insanın “ezik”, haksız kazancı reddedenin “beceriksiz” sayıldığı bir yerde mesele artık birkaç kötü insan değildir. Orada değerlerin yönü değişmiş, ahlaki pusula şaşmaya başlamıştır.
Bugün Türkiye'ye baktığımda beni en çok kaygılandıran, yaşanan kötülüklerin çokluğu kadar, onlara giderek daha az şaşırıyor oluşumuz.
Bir kadın öldürülüyor, bir çocuk istismar ediliyor, bir hayvana akıl almaz işkenceler yapılıyor. İnsanlar dolandırılıyor, şiddet görüntüleri dolaşıma giriyor, sosyal medya tanımadığımız insanlara yöneltilen hakaretlerin serbest kürsüsüne dönüşüyor.
Bakıyoruz, öfkeleniyoruz, birkaç cümle kuruyoruz. Sonra parmağımızı ekranda yukarı kaydırıyoruz. Çünkü sırada başka bir felaket var.
Belki de çağımızın en büyük trajedisi, kötülüğün çoğalmasından çok, seyredilebilir ve tüketilebilir hâle gelmesidir. Başkasının acısı artık kahvemizi içerken izlediğimiz bir içeriğe dönüşebiliyor. Üstelik bütün bunların ardından vicdanımızı rahatlatacak o cümle hazır: “Ben kötü biri değilim.”
Belki değilsiniz. Fakat mesele zaten yalnızca kötü insanlar değildi.
Hannah Arendt'in kötülüğün sıradanlığı üzerine düşünceleri burada önem kazanıyor. Kötülüğün sürdürülmesi her zaman olağanüstü zalimlik gerektirmez; düşünmeden itaat etmek, sorumluluktan kaçmak ve yapılanı sorgulamamak da yıkıcı sonuçlar doğurabilir.
Bazen susmak, bazen görmezden gelmek, bazen de “Herkes yapıyor” demek yeterlidir.
Émile Durkheim'ın anomi kavramı, toplumsal normların düzenleyici gücünü yitirmesini anlatır. Böyle dönemlerde doğru ile yanlış ortadan kalkmaz; fakat davranışları yönlendiren ortak ölçüler zayıflar.
Önce “Bir kereden bir şey olmaz” denir. Ardından “Herkes yapıyor.” Sonunda da o meşhur cümle gelir: “Sen de yap, enayi misin?”
İşte tehlikeli eşik burasıdır. Çünkü artık yanlış yapan değil, doğru davranan kendisini savunmak zorundadır.
Torpil istemeyen tuhaf, sakin konuşan güçsüz, merhamet eden fazla duygusal bulunur. Kabalık özgüven, gösteriş başarı, fırsatçılık zekâ olarak pazarlanır. Anlaşılan ahlaki değerlerimiz de çağın gereklerine göre güncellenmektedir!
Böylece insanın temel sorusu değişir: “Doğru olan ne?” yerine “İşime gelen ne?” sorusu geçer.
Oysa medeniyet yalnızca kanunlarla kurulmaz. İnsanın yapabilecek gücü olduğu hâlde yapmamayı seçtiği şeylerle de ayakta kalır. Çalabilecekken çalmamak, ezebilecekken ezmemek, yakalanmayacağını bilse de yalan söylememek...
Medeniyet, insanın yapabildiği her şeyi yapmamasıdır.
Bugün bir başka tehlike de utanma duygusunun yön değiştirmesidir. Mahremiyet teşhire, tartışma hakarete, bilgi yüzeysel kanaate dönüşebiliyor. Herkes konuşuyor, pek az kişi dinliyor. Herkes hüküm veriyor, fakat kendi yargısından şüphe etmeye pek hevesli görünmüyor.
Belki de çağımızın insanı bilgisizliğinden çok, kesinliğinden korkutucu. Çünkü bilmediğini kabul eden öğrenebilir; her şeyi bildiğine inananın ise öğrenmeye ihtiyacı kalmamıştır.
Yine de bütün bunlardan toplumun bütünüyle çürüdüğü sonucunu çıkarmak haksızlık olur. Hâlâ tanımadığı insana yardım edenler, bir canlının acısını dindirmek için çabalayanlar, kendisine yapılmayan haksızlığa itiraz edenler ve çocuklarına yalnızca başarılı değil, iyi insan olmayı öğretenler var. Umut da burada saklı.
Çünkü bir toplumun ayakta kalması herkesin kusursuz olmasına değil, kötülüğün saygınlık kazanmasına izin verilmemesine bağlıdır.
Bu nedenle yalnızca “Bu ülke nasıl bu hâle geldi?” diye sormak yetmez.
Daha rahatsız edici bir soruyla yüzleşmeliyiz: Ben neye alıştım?
Dün beni dehşete düşüren hangi haksızlık bugün sıradan geliyor? Hangi kötülüğün yanından “Ben ne yapabilirim ki?” diyerek geçiyorum?
Çünkü toplumsal çürüme yalnızca büyük olaylarda değil; evde, sokakta, işyerinde, ekran başında, bir haksızlığı görüp sessiz kalmayı seçtiğimiz anlarda da kendisini gösterir.
Ve belki bir gün toplumların nasıl çözüldüğünü anlamak istersek, yalnızca tarih kitaplarına bakmamız gerekmeyecek.
Önce yanlışı gördüler. Sonra sustular. Sonra alıştılar. En sonunda yanlış olduğunu unuttular.
Çünkü bir toplumun asıl yenilgisi, kötülüğün kazanması değil; iyilerin neyi kaybettiklerini bile fark edememesidir.

