
Bir toplumun vicdanı, en çok kendini savunamayanlara nasıl davrandığında ortaya çıkar. Son günlerde sokak köpekleri etrafında yaşanan tartışmalar da bize yalnızca hayvanlarla ilişkimizi değil, birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi de gösteriyor.
Türkiye bugün sokak köpekleri konusunda ikiye bölünmüş durumda.
Bir tarafta yıllardır sokak hayvanlarını besleyen, tedavi ettiren, onları yaşam alanlarının bir parçası olarak gören insanlar var. Bu insanlar için mesele yalnızca bir hayvan meselesi değil; vicdan, merhamet ve yaşam hakkı meselesi.
Diğer tarafta ise sokaklarda yaşanan saldırılar nedeniyle korku duyan, çocuklarının güvenliğinden endişe eden insanlar bulunuyor. Onlar da devletin kamusal güvenliği sağlamasını talep ediyor.
Aslında her iki tarafın da temel duygusu öfke değil, korku. Bir taraf hayvanların kötü koşullarda yaşamaya mahkûm edileceğinden korkuyor. Diğer taraf insanların zarar göreceğinden korkuyor.
Fakat ne zaman ki korkular konuşulamaz hale gelir, yerini öfke alır. Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
Sosyal medyada birkaç dakika geçirmek bile yeterli. İnsanlar çözüm üretmeye çalışmıyor; birbirlerini suçluyor. Hakaretler havada uçuşuyor. Karşı taraf artık farklı düşünen bir vatandaş değil, susturulması gereken bir düşman gibi görülüyor.
Oysa bir toplumun sağlığı, insanların aynı fikirde olmasına değil, farklı fikirlerle konuşabilmesine bağlıdır. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka konu da yönetim dilidir.
Devletin görevi yalnızca yasa çıkarmak ya da güvenliği sağlamak değildir. Devlet aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin kaygılarını anlamak, onları dinlemek ve toplumsal güven duygusunu korumakla da yükümlüdür.
Sokak köpekleri konusunda yaşanan tartışmalarda milyonlarca insanın hayvanlarla kurduğu duygusal bağın yeterince ciddiye alınmadığını düşünen geniş bir kesim bulunuyor. Çünkü bazı insanlar için bu konu sadece sokaktaki bir köpek değildir. Yıllardır beslediği, tedavi ettirdiği, isim verdiği, hasta olduğunda veterinere götürdüğü bir canlının geleceğidir. Bu nedenle alınan kararlar kadar kullanılan dil de önemlidir. Bir tarafın korkuları meşru görülürken diğer tarafın acıları küçümsendiğinde toplumsal güven zedelenir. Üstelik hayvan severlere yönelik aşağılayıcı ifadeler, hakaretler ve nefret dili karşısında yeterince güçlü bir toplumsal tepki verilmediğinde insanlar yalnızca kararlara değil, kendilerine yönelik tavra da kırılırlar.
Bir toplumda yalnızca insanların güvenlik kaygıları değil, insanların merhamet duyguları da yönetilmek zorundadır. Çünkü görmezden gelinen korkular öfkeye dönüşür. Görmezden gelinen acılar ise kırgınlığa.
Bugün yaşanan tartışmaların büyümesinin nedeni yalnızca köpekler değildir. Asıl mesele insanların birbirlerini anlamaktan vazgeçmesidir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında kutuplaşmaların en tehlikeli yanı da budur. Sorunların kendisi ikinci plana düşer. Artık amaç çözüm bulmak değil, karşı tarafı yenmek olur.
Oysa bir toplum aynı anda hem güvenli hem merhametli olabilir.
Hem insan yaşamını koruyabilir hem de hayvan refahını gözetebilir.
Asıl soru köpeklerle ne yapacağımız değildir.
Asıl soru, birbirimizi düşmanlaştırmadan ortak bir çözüm üretip üretemeyeceğimizdir.
Çünkü bugün sokak köpekleri üzerinden birbirimize söylediğimiz sözler, aslında hayvanlardan çok bizi anlatıyor. Ve belki de gelecekte çocuklarımız bu döneme baktığında şu soruyu soracak:
"Köpekler konusunda neden bu kadar kavga ettiniz?"
Belki de doğru cevap şu olacaktır:
"Köpekler yüzünden değil... Birbirimizi dinlemeyi unuttuğumuz için."
Çünkü toplumlar yalnızca merhametlerini kaybettiklerinde değil, birbirlerini duyma yeteneklerini kaybettiklerinde de yaralanırlar.

