
Atatürk’ün İsyanı: “Ya Adını, Ya Bayrağını Ya da Tüzüğünü Değiştir…”
İktidarın “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı; “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” 592 milletvekilinden 467’sinin “Evet” oyunu alarak rekor bir kabulle Meclis’ten geçti. Milletin nezdinde ‘PKK Yasası’ olarak tanımlanan çerçeve yasaya CHP ve Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ile bazı milletvekillerinin ‘EVET’ oyu vermesi kamuoyunda ciddi şekilde tartışmalara neden oldu.
CHP’nin sürüklendiği çıkmazı yıllar öncesinden öngörerek kaleme alan yazar Sedat Memili, 05 Ağustos 2018 tarihli yazısında haklı olarak şu soruyu soruyor:
“Gerçekten Atatürk sağ olsaydı ve CHP’yi ve üyelerini karşısına alıp sorsaydı: “Benim size bıraktığım CHP bu muydu? Ben size tüzüğünde ve bayrağında ‘Altı Ok’ bulunan bir CHP bırakmıştım. Şimdi kaç taneniz bu altı ilkeyi sayabilir?” deseydi ve sözlerini şöyle sürdürseydi: “Benim mirasçım olduğunu söylüyorsunuz. Benim en büyük mirasım ilkelerimdir? Ne yaptınız, hangi değişim ve siyasal gelişim karşısında bu ilkelerden vazgeçtiniz... Ne uğruna çıktığınız yolda bu ilkeleri kaybettiniz?” ne cevap verecek ne diyeceksiniz?
Hatırlamada, hatırlatmakta yarar var!
İstiklal Marşı okurken, kalbinizden makam değil, vatan geçsin…
Kethüdazade İbrahim Bey meclise gitmedi. Ona haber gönderdim: "Mebus seçildin neden meclise gelmiyorsun?
"Kethüdazade İbrahim Bey'in cevabı şu olur: "Ben Sakarya'dayım.
Memleketimi düşman çizmelerinden korumaya çalışıyorum. Şimdi gevezelik zamanı değil.
Ben savaştayım, siz laklakanızı yapın” demiştir.

ATATÜRK DERDİ Kİ?
CHP’nin bugün içine düştüğü kargaşa hakkında bir şey yazmak istemiyordum. Ancak, birkaç kalbi kıracağımı bile bile yazmaya karar verdim. Çünkü bazı arkadaşların “Kralın Çıplak” olduğunu görmeleri gerekiyor.
CHP’li arkadaşlar, kendi içlerinden gelen her eleştiriye kızıyorlar. İlk tepkileri: “Atatürk’ün partisine nasıl dil uzatırsın?”
ATATÜRK’ÜN PARTİSİ Mİ?
Gerçekten Atatürk sağ olsaydı ve CHP’yi ve üyelerini karşısına alıp sorsaydı: “Benim size bıraktığım CHP bu muydu? Ben size tüzüğünde ve bayrağında ‘Altı Ok’ bulunan bir CHP bırakmıştım. Şimdi kaç taneniz bu altı ilkeyi sayabilir?” deseydi ve sözlerini şöyle sürdürseydi: “Benim mirasçım olduğunu söylüyorsunuz. Benim en büyük mirasım ilkelerimdir? Ne yaptınız, hangi değişim ve siyasal gelişim karşısında bu ilkelerden vazgeçtiniz... Ne uğruna çıktığınız yolda bu ilkeleri kaybettiniz?” ne cevap verecek ne diyeceksiniz?
“İyi de efendim biz her konuşmamızda her anlattığımızda siz ve değerleriniz ön plana çıkıyoruz?”
“Hiç inandırıcı değil... Benim ilkelerime sadık kalmak, kurduğum fabrikalar kapanıp yerine AVM’nin inşa edilirken, partideki yerinizi korumak değil, fabrikalara sahip çıkmaktır.
Size özgürlük kazandıran fabrikalardan vazgeçerek koruduğunuz makamın ne yararı var?
Bu halkı emperyalizme karşı korudunuz mu? Savaş vererek bu ilkelere sahip çıktınız mı?
‘Hani Devletçilik nerede?’ İlkesinden vaz geçtiğiniz devlete nasıl sahip çıkacaksınız?
‘Ya milliyetçilik?’ Caddelerinizde gezerek, tabelalara bakınca kendini yabancı bir ülkede zannedersiniz. Üretmediklerinizi kullanmaya başladınız. Vitrinimiz ışıklı ama şalteri İngiliz’in Amerikalının, Avrupalının elinde. Şalteri başkalarının elinde olan bir aydınlık teslim etmedim size.
Adında ‘halk’ olan bir parti bıraktım size ama siz ‘halkçılığı’ tarihe gömdünüz.
‘Devrimcilik?’ Benim heykellerimi çoğaltmak veya rozetlerimi satmak değil devrimcilik! Her türlü siyasal engel karşısında çağdaşlıktan, aydınlıktan, ilericilikten ödün vermemektir devrimcilik. Kişisel çıkarlar karşısında ilk feda ettiğiniz oldu bu devrimcilik.
‘Cumhuriyetçilik.’ Size Cumhuriyeti koruyun diye emanet ettim, siz makam ve korumak peşinde düştünüz. Cumhuriyete karşı bir yangın var iken, piyano çalmanın derdine düştünüz. Cumhuriyet korumak, yangın anında piyano çalmak değil, yangına kova ile su taşımaktır.
Tüzüğünüzde sadece ‘Laikliği’ bıraktınız. Şimdi ülkeye bakıyorum da, en çok harcadığınız değerlerden biri olduğunu anlamak zor değil...”
YİĞİTSENİZ?
Atatürk Mavi gözlerini dikerek bakarken yiğitseniz ona şöyle cevap verin:
“Efendim delegelerin kurultay talebi var, işte şu kadar üyenin imzası lazım, hem de noterden. Sayıyoruz da üç eksik beş fazla kim... Kim.…”
“Anladım, siz kendi delegesine güvenmeyen bir parti olmuşsunuz ki onları notere gönderiyorsunuz. Benden sonra genel başkan olan İsmet İnönü, 1950 yılı seçimlerinde Demokrat Parti karşısında yenilmişti. Bunu da hezimet zannetmeyin DP 4.391.000, CHP ise 3.148 bin oy almıştı.
İsmet İnönü; ‘CHP’de DP’de benim evladımdır. İki oğlumdan biri kazandı’ diyerek, sadece partiye değil Türkiye’ye sahip çıkmış ve bir ayrıştırmaya gitmemiştir. Bugün, ‘Partimizin, AK Parti’nin mahkemelerinde tartışılmasına izin vermeyiz’ diyen yöneticileriniz var. Yargı, senin kurduğun devletin yargısıdır. Senin, benim, ötekinin yargısıdır. Benim bıraktığım bir partinin mensubu, kendi Türk yargısına yabancılaştıramaz. Türk yargısını başka bir partinin tekelinde olan bir ‘mal’ gibi göremez. Benim size bıraktığım anlayış bu değildir. Ben size sınırları tertemiz şehit kanı dökülerek çizilen bir ülke teslim ettim, siz bu sınırlardan serbest mal girişi yapan gümrük birliği imzasını attınız.”
“Ama efendim, işte tüzüğümüze göre sayılar kem... Kım...”
“DEVLETİ KORUMA İŞİM VAR MEBUS OLAMAM”
“Benim mirasıma sahip çıktığını iddia edenler iyi dinlesin; 23 Nisan 1920 yılında 1. Meclisi mebusan seçimleri yapıldı. Adana’dan 1. Dönem Heyet-i Temsiliye mebusluğuna seçilen Kethüdazade İbrahim Bey meclise gitmedi. Ona haber gönderdim: ‘Mebus seçildin neden meclise gelmiyorsun?’ İbrahim Bey’in cevabı şu olur:
‘Ben Sakarya’dayım. Memleketimi düşman çizmelerinden korumaya çalışıyorum. Şimdi gevezelik zamanı değil. Ben savaştayım, siz laklakınızı yapın’ demiştir.
Şimdi Türkiye’de binlerce, milyonlarca insan, karanlığa, gericiliğe, tutsaklığa, varlıkların talan olmasına karşı kendi savaşını verirken, siz üç oy, beş imza takıntısı yapıyorsunuz. Bırakın beni, her biri birer Kethüdazade İbrahim Bey olan milyonlarca seçmenizden utanmıyor musunuz?
“GÜVENİNİZE TAM LAYIK OLAMADIM”
Bu örnek yetmez ise size bir örnek daha vereyim;
Ben ve ekip arkadaşlarım da bir miras aldık. Halkın sahip olduğu birim ve değerler bizim devraldığımız miraslardı. Zaten Türkiye’yi bu birim ve değerler üzerine inşa ettik.
Osmanlı Devleti’nin 19 Mart 1876 günü toplanan ilk meclisine (Meclis-i Mebusan), Adana’dan seçilen 3 mebus katıldı. Bunlar; Kozanlı Çamurdanzade Hacı Mustafa Efendi, Musabeylizade Kazım Bey ve Bızdık oğlu Kirkor’dur. Sırkıntılı (Sallanbaş) namıyla tanınan Hacı Mustafa Efendi 3 oy farkla seçimi kazandığı halde, aldığı az oy karşısında ‘Kamunun güvenine tam layık bulunmadığını’ belirterek mebusluğu kabul etmedi. Yerine Musabeyli Kazım Bey meclise gitti.
İşte biz bu anlayıştan miras aldık, aldığımız mirası çoğaltarak sizlere ilkeler bıraktık...”
Belli ki Atatürk burada çok hiddetlenmişti:
“Ben ilkelerden söz ediyorum, siz haramı sistemleştirenlerden söz ediyorsunuz. Yok şu kadar imza, yok imza verenler geri çekti (Niyet geri çekeler acaba, kimler ne taahhüt etti) kimler bu tür günahların içinde? CHP’yi düşürdüğünüz konuma bakın ve utanın!”
“CHP’YE BANA SAHİP ÇIKMAK...”
Ben, “Benim naçiz vücudum toprak olacaktır diyorum, siz benim ilkelerime değil, vücuduma sahip çıkmaya çalışıyorsunuz.
Nasıl ki din tüccarları, kıbleye secde ederken, akıllarından dolar geçiyorsa, siz de benim heykellerimin karşısında İstiklal marşı söylerken aklınızdan makam geçiyor. (Bu arada makamların alınıp satılması konusuna girmiyorum. Hani bir asansörde iki kişi varsa ve biri yellenirse kimin yellendiğini iki kişi de bilir misali. Bunu herhalde çok insan biliyordur. Ben asansöre binmedim)
İlkelerim halkındır, makamların değil. İşte ilkelerinden koparılmış bir halkın size verdiği makam — maalesef — bu gördüğüm gibi olur.
Ben CHP’yi ekip arkadaşlarımla birlikte kurduğum zaman onu gönüllerde bir ağaç olarak diktim. Herkesin bakıp, suladığı, gübre verdiği, gölgesinde dinlendiği bir ağaç. Herkes, ‘kederde, tasada ve kıvançta’ bu ağacı paylaşsın, büyütsün ve bütün gönüllere huzur versin diye. Böyle sahip çıkılmasını istedim.
Ama sen, bu ağaca öyle sahip çıktın ki, ağacı kökünden söküp, evinin bahçesine ektin. Bahçeyi de duvarla çevirdin. Senin olduğunu zannettiğin ağaca kimse sahip çıkmasın diye onu sakladın. Başkalarını sokmadın onun yanına. (Öyle ya, bunca aydın insana ne oldu? Neden şimdi bu partinin çatısı altında değiller?) Ağacı daha çok büyütecek olan herkesi, bahçesine bile sokmadın. Bunu da ne adına yaptın biliyor musun?
‘Atatürk’ün mirasına sahip çıkma’ adına... Hadi oradan!...
Sen adına CHP denilen bu ağacı sevmiyorsun...
Eğer sevmiş olsaydın, benim sana miras bıraktığım ve arı kovanı gibi işleyen bu ulu pınarı büyütürdün.
Bu ulu pınarın senin aklından daha büyük olmasına izin vermedin, senin gibi küçük adamlarla, bu ağacı hak ettiği değeri vermek suretiyle yaprağını daha dinç, gövdesini daha büyük, meyvesini daha çok, dalını daha gür yapmak yerine, bodur bıraktın.
Sen küçük aşkınla onu koruma adına kuruttun.
Beni ve ilkelerimi istismarından bıktım usandım. Senin içinde öyle insanlar var ki, hepsi birer Kethüdazade İbrahim Bey’dir. Sırkıntılı Hacı Mustafa Efendi’dir... Ancak onlar benim mirasıma sahip çıkabilir.
Şimdi sana son sözüm:
Ya partinin adını ya tüzüğünü veya bayrağını değiştir...”

