
İnsanlığın en büyük sırrı ölüm değildir. Çünkü ölümün varlığını hepimiz biliyoruz. Asıl sır, bu bilgiyi bilerek nasıl yaşayabildiğimizdir.
Her insan bir gün öleceğini bilir. Fakat gündelik hayatına baktığımızda sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar. Gelecek planları yapar, ev alır, kariyer kurar, çocuk büyütür, hayaller biriktirir. Eğer insan zihni ölüm gerçeğini her an aynı yoğunlukta hissedebilseydi, muhtemelen günlük yaşamını sürdürmesi mümkün olmazdı. Bu nedenle insan zihni ölümle arasında görünmez bir mesafe oluşturur.
Ölüm başkalarının başına gelen bir şeymiş gibi düşünülür. Haberlerde izlenir. Gazetelerde okunur. Filmlerde seyredilir. Ama kendimize ait bir gerçeklik olarak hissedilmez. Ta ki bir gün sevdiğimiz birini kaybedene kadar... Ya da aynaya baktığımızda zamanın yüzümüzde bıraktığı izleri fark edene kadar...
İşte o an, yıllardır uzak tuttuğumuz gerçek kapımızı çalar.
Aslında birçok korkumuzun kökeninde ölüm korkusu vardır. Yaşlanmaktan korkarız. Terk edilmekten korkarız. Başarısız olmaktan korkarız. Unutulmaktan korkarız. Çünkü bütün bunların arkasında sonlu olduğumuza dair derin bir farkındalık yatar.
İnsan yalnızca ölmekten korkmaz. İz bırakmadan gitmekten de korkar. Bu yüzden eserler bırakır.
Çocuklar yetiştirir. Kitaplar yazar. Şirketler kurar. Anıtlar inşa eder.
Bir anlamda hepimiz zamana karşı küçük direnişler içindeyizdir.
Fakat modern çağ ölüm gerçeğini görünmez kılmaya çalışıyor. Gençlik yüceltiliyor. Yaşlanmak kusur gibi sunuluyor. Ölüm konuşulmuyor. Hastalıklar saklanıyor. Acılar perde arkasına itiliyor.
Oysa hayatın değerini artıran şey sonsuz olması değil, sınırlı olmasıdır.
Bir gün biteceğini bilmeseydik sevginin değeri olur muydu? Vedalar bu kadar anlam taşır mıydı?
Bir gün son kez sarılacağımızı bilmesek, sarılmaların kıymetini anlayabilir miydik?
Belki de yaşamı değerli kılan şey, onun geçici olmasıdır. Çünkü insanın elindeki en kıymetli şey sonsuz zaman değil, sınırlı zamandır. Ne var ki çoğu insan ölümden değil, aslında yaşayamamış olmaktan korkar. Bir gün dönüp geriye baktığında ertelediği hayalleri görmekten... Söyleyemediği sözleri hatırlamaktan... Sevdiği insanlara yeterince zaman ayırmadığını fark etmekten... Kendi hayatını değil, başkalarının beklentilerini yaşamış olduğunu görmekten korkar.
İşte gerçek korku çoğu zaman budur. Ölüm değil... Yaşanmamış bir hayat.
Belki de bu nedenle hayatın en önemli sorusu "Bir gün ölecek miyim?" değildir. Hepimiz bunun cevabını biliyoruz. Asıl soru şudur:
"O gün geldiğinde gerçekten yaşamış olduğumu hissedecek miyim?"
İnsan ölümle yüzleştiğinde yalnız sonunu değil, hayatını da yeniden görmeye başlar. Ve bazen yaşamayı öğrenmenin ilk adımı, ölümlü olduğumuzu kabul etmektir.

