Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

  • ANASAYFA
  • Manavgat
  • Normalleşen Yanlışlar Üzerine: “Alıştık” Dediğimiz Her Şey Gerçekten Normal mi?

Normalleşen Yanlışlar Üzerine: “Alıştık” Dediğimiz Her Şey Gerçekten Normal mi?

zehra sürmeli

Bazen en tehlikeli şey, bir sorunun varlığı değil, o soruna alışmamızdır.

Türkiye’de son yıllarda sıkça duyduğumuz bir cümle var:

“Ne yapalım, burası Türkiye…”

Bu cümle çoğu zaman bir kabullenişi, hatta bir teslimiyeti ifade ediyor. Trafikte kuralların hiçe sayılması, kamusal alanda nezaketin kaybolması, liyakatin değil bağlantıların öne çıkması, küçük etik ihlallerin “idare eder” diyerek geçiştirilmesi… Hepsi için ortak bir gerekçemiz var: “Alıştık.”

Ama gerçekten alışmak, normalleşmek anlamına mı geliyor?

Yanlışa Alışmak, Yanlışı Meşrulaştırmaktır

Günlük hayatta karşılaştığımız pek çok yanlış davranış artık şaşırtmıyor bizi.

Kırmızı ışıkta geçen birini gördüğümüzde kızmıyoruz bile.

Sırayı ihlal eden birine çoğu zaman tepki göstermiyoruz.

Haksız bir uygulamayla karşılaştığımızda içimizden söylenip yolumuza devam ediyoruz.

Çünkü itiraz etmek zahmetli. Çünkü tartışma istemiyoruz. Çünkü “boş ver” demek daha kolay.

Sorun şu ki, bireysel gibi görünen bu küçük kabullenişler zamanla kolektif bir kültüre dönüşüyor. Bir süre sonra yanlış, istisna olmaktan çıkıyor; kural hâline geliyor. Daha da kötüsü, yanlışı eleştiren kişi “fazla hassas”, “abartan” ya da “uyumsuz” olarak görülmeye başlıyor.

İronik değil mi?

Yanlığa alışan çoğunluk “normal”, sorgulayan azınlık “tuhaf” oluyor.

Sessizlik En Güçlü Onaydır

Türkiye’de pek çok sorun aslında bağırarak değil, sessizlikle büyüyor.

Çünkü çoğu insan yanlışları görüyor ama dile getirmiyor.

Neden mi?

Çünkü tepki göstermek sosyal bedel gerektiriyor.

Çünkü dışlanmaktan korkuyoruz.

Çünkü “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesi hâlâ oldukça yaygın.

Konfor alanı tam da burada devreye giriyor. Yanlışı dile getirmek huzursuzluk yaratır; susmak ise huzurlu gibi hissettirir. Ama bu sahte bir huzurdur. Çünkü susarak koruduğumuz şey, çoğu zaman yalnızca sorunların daha da büyümesine hizmet eder.

Aslında hepimiz şikâyet ediyoruz.

Ama şikâyet ettiğimiz düzeni, günlük hayatta sessiz kalarak biz sürdürüyoruz.

Medya: Yanlışı Sıradanlaştıran Büyük Güç

Bir de işin medya boyutu var.

Televizyonda bağıranlar, hakaret edenler, etik sınırları aşanlar daha çok izleniyor. Sosyal medyada ne kadar uç davranırsan o kadar görünür oluyorsun. Zamanla şu algı oluşuyor: “Demek ki bu normal.”

Şiddetin, saygısızlığın, yozlaşmanın sürekli görünür olduğu bir ortamda özellikle gençler için sınırlar bulanıklaşıyor. Yanlış yalnızca görülmüyor; taklit ediliyor. Hatta bazen ödüllendiriliyor.

Sonra da “Toplum neden bu hale geldi?” diye soruyoruz.

Belki de soruyu tersinden sormalıyız:

Biz neyi ne kadar normalleştirdik?

Asıl Mesele Yanlışlar Değil, Yanlışlara Alışmamız

Yanlışların olduğu bir toplum, tek başına trajik değildir.

Trajik olan, yanlışların sorgulanmadığı bir toplumdur.

Bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz sorunların büyük bölümü, bireysel ahlaktan çok daha fazlasıyla ilgilidir. Bu, kültürel bir mesele, yapısal bir sorun ve kolektif bir sorumluluktur.

Çözüm ise büyük devrimlerde değil, küçük ama bilinçli tutumlarda başlar:

Yanlışa itiraz etmekte

Haksızlığa karşı ses çıkarmakta

“Herkes yapıyor” cümlesini reddetmekte

Ve en önemlisi, sorgulamaktan vazgeçmemekte

Çünkü bir toplumda yanlışlar ne kadar normalleşirse, doğrular da o kadar “anormal” görünmeye başlar.

Ve işte o gün, gerçekten kaybetmiş oluruz.

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.