Advert

TOROSLARIN YÖRÜK BEYİ ÇOMAR DAYI MUSTAFA COŞAR

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Milli Mücadele yıllarında, “ Yörükler Türk milletinin çalışkan ve üretken evlatlarıdır. Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesinden gelir. Annem her zaman Yörük olmaktan iftihar ederdi” diy

TOROSLARIN YÖRÜK BEYİ ÇOMAR DAYI MUSTAFA COŞAR
Bu içerik 134 kez okundu.
Advert

Atatürk, Milli Mücadele yıllarında Yörüklerin Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri kahramanlıklara atıfta bulunarak tarihe geçen o ünlü sözünü söylemiş ve umutsuzluk denen o illeti umuda çevirmeyi bilmişti. “Arkadaşlar gidip Toros dağlarına bakınız; eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla Türk’ü yenemez.”

 

Karavcalı bir yiğit adam

 

Doğanın zorlu yaşam koşullarının bile yıpratamadığı mücadeleci ve vatansever bu insanların, pisipisine yaşama veda ediş şekilleri ailelerinde, tanıdıklarında, dost-akraba ve tanımadıklarında yaşamları boyunca derin acılarla anılmasına neden olmaktadır. Bu acılardan en taze olanını geçtiğimiz yıl tamda 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda elim bir motosiklet kazasında 79 yaşında kaybettiğimiz, ‘Torosların Yörük Beyi” diye anılan merhum Mustafa Coşar’da yaşıyoruz. 1935 yılında Karavca’da dünyaya gelen Mustafa Coşar Kız Meslek Lisesi Emekli Öğretmenlerinden Mehmet Coşar’ın ağabeyi, Bilim Eczanesi sahibi Mehmet Coşar’ın babası ve Dr. Ramazan Açıkgöz’ün dayısıdır. Kendi üzerinde çok büyük emeği olan dayısının ölüm şeklini hazmedemeyen Dr. Ramazan Açıkgöz’ün kaleminden anlatacağız Yörük (Yürük) Beyin anılarını. Bu anılar geçmeden önce Yörüklerin tarihsel kökeni ile karakteristik özelliklerine kısaca değinmekte yarar var sanırım. Bu karakteristik özellikleri özümsemeden Mustafa Coşar’ı anlatabilmenin zor olacağı kanısındayım. Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen ad. Bunlara Türkmenler adı da verilir. “Cesur, muharip, iyi yürüyen, eli ayağı sağlam” gibi manaları ifade eden “Yörük” yerine, “yürük” kelimesi de kullanır. On birinci yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya geldiler. Tarihsel kaynaklar Türkmenlerin, Malazgirt Zaferi’nden yani 1071 yılından çok önce Anadolu’ya göç ettikleriyle ilgili belgeler gösterir. Yörükler Anadolu’ya göç ettikten sonrada aynı yaşam tarzlarını devam ettirdiler. Anadolu’nun İslamlaştırılıp Türkleştirilmesi sırasında, Oğuz boyları Anadolu’nu her tarafına yayıldı. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını aldı, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük olarak anıldı. Ama asla geldikleri coğrafyayı ve kökenlerini inkâr etmediler.

 

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

 

Toplumların içerisinde bulunduğu hayat tarzı ve tarihleri onların karakteristik özelliklerini doğrudan etkiledi. Yaşam şekillerinin yanı sıra etkisi çok derin olan olaylar, bulundukları coğrafya ve tarihsel miras karakterlerini etkileyen diğer unsurlardır. İslâm bilginleri sıcak ve soğuk iklim insanlarının ne türlü karaktere sahip olduklarını ortaya koymuştur. Bu gibi etkenler insanların yaşam şekilleri ve dolayısıyla şahsiyet yapıları üzerinde değişmelere neden olur. Yörüklerin konar-göçer hayat tarzları, yaylak ve kışlak ortamları, çetrefilli göç yolları, Türkistan’dan itibaren atalarından miras yoluyla getirdikleri kültürel özelliklerin yanı sıra, sonradan dâhil oldukları İslâm’ın değer yargıları onların hayat tarzları ve mizaçları üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmuştur.

Yörüklerin karakteristik yapıları ile alakalı görüşme fırsatı bulunan Yörüklerden edinilen bilgiler ve gözlemler sonucunda; akrabalık bağlarının çok güçlü, dostane ilişkileri gelişmiş, hoşgörülü, yardımsever, doğa dostu, yazılı kültürden ziyade şifai kültüre yatkın ve özgürlüklerine düşkün topluluklar olduğu görülür. Özgürlük ve hürriyetlerine düşkün olmalarını sağlayan en önemli faktör belki de göç olayının hayatlarında reddedilemez gerçek oluşudur. Fakat göç ne kadar özgürlüğü simgelese de aslında tam bir disiplin içerisinde zamanında yapılır. Bulundukları yerde hürriyetlerine halel getirecek bir durum çıktığında oradan göçü toplayıp giderler. Hatta Osmanlı Devleti zamanında devlete bile boyun eğmedikleri zamanlar olmuştur. Örneğin devletin iskân için yaptığı baskılara Dadaloğlu’nun söylemiş olduğu “Ferman padişahın dağlar bizimdir” sözleri onların özgürlüklerine düşkünlüklerini ifade eder.

Dr. Ramazan Açıkgöz anlatıyor:

1350- 1400’lü yıllar

Biz kimiz, kimlerdeniz sorusu hep sorula gelmiştir Yörük kültüründe. Oğlum sen kimsin, kimlerdensin? Bizim yürüklerde bir deyesek vardır, hani derler ya; “Susam Belin de bir yürük döğseler Alacabel’in de kolum sızılar.” İşte bu deyesek bize yürükler arasında derin bir dayanışmanın ve birbirini tanıyıp kollamanın önemini anlatır.  Bizim oba Anadolu Selçuklular döneminde Karamaneli’nde yaşarmış. Anne -dedem, Hasan dedemin rivayet ettiğine göre otlak kavgası nedeniyle oradan göç edip İçel İli’ne (Mersin-Silifke yöresine) yerleşmişiz. Ancak orada da barınamayınca Toroslara çıkarak bugünkü Gündoğmuş- Bozkır sınırında bulunan Çamtepe Yaylası’na çadırlarımızı kurup yerleşmişiz. Atalarımızın yerleştiği Çamtepe Yaylaları çamlarla, ardıç ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir alanmış ve kışın dondurucu soğuklarla başa çıkmak çok zor olurmuş. Aşırı soğuklar nedeniyle yüz çadırlı bir oymak olarak göçe kalkmışlar. Bozkır –Çat köyünün Sarıot- Sülek yaylaları ve Alacabel’i de aşarak sahil bandına inmişler. Manavgat’ın Karaöz-Aksaz köyleri sınırındaki Saraçoğlu Mezarlığı’nın olduğu bölgeye konarak yöreye yerleşiyorlar. Ve çok geçmeden de bölgede Saısaçlı Yörükleri olarak adlandırılmaya ve tanınmaya başlıyorlar. Biz atadan yürüğüz, Türküz. Atadan ana-dedemize GÖĞÜL (Gökyüzlü anlamında) Mehmet derlermiş. Mehmet dedemiz o dönemin oymak beyi imiş. Koyun ve davar sürülerinin yanı sıra 100-150 kadar da iyi cins atlarımız varmış. Anne ebemiz Cemile Gelin’in çok iyi ata bindiği anlatılır. Anne- baba, dedemin babasının dedelerinin ise sığır sürüleri varmış ve onlara da sığırcı oğulları deniyormuş ve bizim mahallenin adı da oradan gelmektedir. Anne ebemin de altın rengindeki sarı saçları ve gök mavisi renkli gözleri ile görenleri büyüleyen bir ihtişamı varmış. Sözün özü biz Yörük ve gök Türküz. Gök mavisi göz rengi ve sarı saçlı olma hali bizde hala baskın gen olup çocuklarımızda ortaya çıkar ve bize kimliğimizi asla unutturmaz.

 

Dayımı (Ali)mizin yanına yolladık

Merhum Mustafa Coşar dayımın, Ali isminde bir oğlu vardı. Ki o da yıllar önce babasıyla aynı kaderi paylaşarak bir trafik kazasından vefat etmişti. Dayıoğlu Ali babasına çok benzerdi. Zeki, insancıl, duygusal, sevimli ve tam bir Yörük delikanlısı olarak pırıl pırıl aydınlık yüzlü bir çocuktu. Dayım belki de ilk erkek çocuğu olduğu için Ali'yi çok severdi. O yıllarda liseye gidiyordum. Sanırım Haziran ayındaydık. Eski belediye binasının olduğu yerde sıralı bakkal dükkânları vardı. Dayım bizim akrabalardan Bakkal Hasan'ın dükkânın önünde oturuyordu, ben yanına yaklaşınca ağlamaya başladı. Ne oldu dayı diye sordum. Dayım Gündoğmuş yolunda kaza oldu ve Ali orada vefat etti dedi. Ben ilk kez dayımla acıyı -kederi ve bir yakını kaybetmenin ızdırabını o an paylaştım. Beni öptü, sarıldı ve o güzel çocuk için birlikte yandık, nur içinde babanla birlikte ol, “ASLAN ALİ'MİZ”. Babanı çok severmişsin onu sana gönderdik artık ikiniz orada beraberce Tanrının huzurunda koklaşır sohbet edersiniz.

 

 

"Yörük ülen, eskiden de çobanmış hem de İspartalı "

 

 

Dayım köyden şehre -Manavgat'a ilk göçenlerdendi. Bayır Mahallesi’nde bir gecekondusu vardı. O yıllarda köyde yaşam koşulları çok zordu. Dayımın kendine özgü üstün bir ticari zekâsı vardı. Bir arkadaşı ile ortak kamyon satın almıştı. Kum ve hafriyat taşırlardı. Yaz aylarında, en küçük dayım Mehmet'le (öğretmen dayım)Antalya -Kemer-Kaş-Antalya ve Muğla -Fethiye kara yollarında yol inşaatında beraber çalışırlardı.  İşte şimdi o dört çeker jeeplerimizle ‘viiiiin’ diye geçtiğiniz yollarda onların alın teri ve emekleri vardır. Mustafa dayımla öğretmen dayım birbirlerine daha bağlıydılar ve saygı ve sevgide kusursuzdular. Bu dönemde dayıma Arabacı Mustafa adını taktılar.  O yıllarda Adalet Partisi iktidardı ve "Yörük ülen, eskiden de çobanmış hem de İspartalı "derlerdi. Dayım Demirel’e hayranlık duyardı. Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Karaoğlan’ı (Bülent ECEVİT) ve Necmettin Erbakan Hocayı karalı tavırlarından dolayı takdir ederdi.

 

Çat-Sarıot-Böğrüdelik Yaylası

 

Daha sonraki yıllarda dayım ortaklarından ayrıldı. Çocukları büyüdüler. Taşımacılık işiyle uğraşırken her yaz, yaylaya giderdi ve SARIOT-BÖĞRÜDELİK YAYLASI’NDA çadır kurardı. Koyunlarına kayın biraderi Hüseyin Ağa bakardı, merayı ise dayım kiralardı zira o bölgede hatırı sayılır bir Yörük beyiydi dayım. Sonraki yıllarda celeplik yapmaya başladı. İlkbahar da seçme koyun alır ve çoban tutardı. Genellikle mera olarak da Bozkır-Dere Beldesinden Böğrüdelik mevkisini sürüsü olan birkaç dostuyla birlikte kiralardı. Son güz de Seydişehir de mera kiralardı. Sonbahar da koyun ve kuzuları Konya da et kombinasına veya tanıdık kasaplara satardı.

 

Yürüğü bey yapan hanımıdır. Çomar Dayı

 

Uzun yıllar bu tarzda yaşayan dayımın yaylada misafiri -dostları hiç eksik olmazdı ve misafir için ayrı cadıcı vardı. Konya -Bozkır yöresinde kaymakamından belediye başkanına, hâkiminden, hekimine, komiserden- amirine ve garibandan- çulsuza sofrasına herkesi buyur eder, aynı hürmet ve kadirşinaslıkla, yemekler yenilir sohbet edilirdi. Dayımı o yörede herkes tanır, sever, güvenilir insan, sözünün eri-sadık anlamına gelen ÇOMAR DAYI derlerdi. Yürüğü bey yapan hanımıdır. Bu konuda Hatice yengemin hakkını teslim edelim. Çok kahır çekmiştir ve bunlarla mutlu olmuştur ve misafir gelmediği günde üzülmüştür. Çünkü onlar almak için vermenin gerekli olduğunu bilirler ağalık-beylik, hanım ağalık da vermekle yedirip-içirmekle olur. Yengem bize hep;  “biz verirsek Allah da bize verir” derdi.

 

Uğur parası vermek adettendir

 

Liseyi bitirince, Hacettepe Tıp Fakültesini kazandım ve Ankara'ya gittim. Hiç unutmam, beni yolcu etmek için dayımlar, yakınlarım bize gelmişlerdi. Yörüklerde adettir gurbete okula ve askere gidene uğur parası verilir ki o zaman benimde ceplerimi harçlık paralarla doldurmuşlardı ve ben buna çok sevinmiştim.

 

Mehmet uysal, Nihat ise sert adamdı

 

Fakülteyi bitirince asistanlık sınavını kazandım. Hacettepe'de asistan-araştırma görevlisi olarak kaldım ve 4 yıl kadar orada çalıştım. Bir yaz tatilinde yaylaya dayımın yanına ziyarete gittim, yanımda annem de vardı. O yıl dayımın oğlu Mehmet Hacettepe Eczacılık Fakültesini kazanmış ve okula gitmişti. Diğer dayımın oğlu Nihat'ta Yıldız Teknik de mimarlık okuyordu. Yazları da koyunlara bakıyorlar ve dayıma yardımcı oluyorlardı. Dayım oğulları ve biz yeğenleriyle övünür ve bizleri anlatırken gözleri dolardı. Yine böyle duygusal bir anında; “Mehmet yumuşak huylu, uysal söz dinler bir çocuk gece koyunları dağa hep o götürür ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır. Ama bu Nihat var ya bu Nihat hem çok para harcar hem de koyunlara hiç bakmaz.  Bir gün sinirlenip döveceğim onu. Nihat sert adam. Biliyorum bana diklenir ama ne yapayım Ali’me çok benziyor o nedenle kıyamıyorum kerataya” diye dert yanardı.  Dayımın vefatı hepimizde derin ızdırap bıraktı, sanırım en çok da Nihat da etki yaptı, en çok onun gözyaşı döktüğü de bir gerçektir. Küçük kızları Feride, Ankara Gazi Eğitimde okudu, öğretmen oldu. Orada tanıştığı bir tabip subayla önce nişanlanıp bir süre sonra da evlendiler. Asker eniştemiz Adanalıydı, dayım baştan beri bu evliliğe biraz soğuk baktı, uzak diyar diye; o çocuklarının hep yakınında olmasını isterdi, ayrıca yengemde Feride’nin uzaklara gitmesini hem ister hem de çok üzülürdü. Zamanla, doktor çok beyefendi biri çıktı ve bizimle kaynaştı, hepimizde onu sevdik, kardeş bildik ve bizden biri oldu. Aile olarak onunla hep iftihar ettik ve şuanda tabip yüzbaşıdır. Ailemize katılması bizi manen güçlendirdi. Diğer iki kızı Ünzile büyük annemizin adıdır, evlendi. Yine yengemin anne adını alan Ayşe ise evde anne ve babanın bakımı ile ilgileniyordu.

 

Yaşananlar psikolojik işkenceydi

 

Mehmet Okulu bitirince Manavgat'ta Bilim Eczanesi'ni açtı ve kardeşi Savaş'la birlikte çalışıyorlar. Mehmet şu anda aile büyüğümüz olan Hasan Amcamızın (Hasan Kaplan) kızı Hacer hanımla evlendi. İlk oğullarının adını ağabeylerinin isminin yaşaması için Ali koydular ve şimdi bizim aslan gibi bir Ali’miz daha var. Nihat 'da okulunu bitirip mimar oldu. Zamanla iyi bir mimar olduğunu kanıtladı ve halen çok iyi analaştıkları mimar iş ortağı, değerli dostumuz Hasan Sönmez'le birlikte çalışıyorlar. Bunlar çok dürüst, mesleğinin erbabı prıl prıl meslek adamları ve mimaride yeni bir anlayışa sahipler ve çalışmaları ile birçok insana iş kapısı açtılar ve kendiişlerinde de oldukça başarılılar. Daha sonra Nihat Dr. Mediha Hanım'la evlendi. Doktor hanım için yıllarca yakın bir yere tayin yaptıramadık. Eşi Manavgat'ta çalışırken o Konya'da çalıştı. Nihat, Konya-Manavgat arasında gelgit yaparak ömür tüketti. Mediha hanım daha sonra Urfa'ya tayin oldu. Bu kez Manavgat-Urfa seferleri başladı Nihat için.  Tayinini Manavgat’a bir türlü yaptıramadığımız gelinimiz şuanda Burdur'da görev yapıyor. Yani şimdi Nihat Burdur yollarını arşınlıyor. Bu sıkıntıyı yaşayan binlerce parçalanmış ailenin bu yaşadıkları bizleri ziyadesiyle çok üzüyor. Hem kendi adımıza hem de aynı sıkıntıları yaşayan aileler adına da sormadan edemiyoruz; bu insanlar hangi suçu işlemişlerdir de bu ezayı çekme durumunda kalmışlardır. Bu insanlar vatanını, milletini seven, vergisini veren, askerliklerini yapan, seçimlerde oy kullanan ve manevi değerlerine bağlı Müslüman aile çocuklarıdır. Ama süreç içerisinde yaşananlar tam bir psikolojik işkencedir.

 

Köstü’yü kestim yengene yedirdim

 

Ailenin parçalanması yengemi çok üzdü, stres girdi ve psikolojisi bozuldu. Bunun sonucunda ‘Diare’ denilen hastalığa yakalandı. Dayım, ben dâhil birçok doktora götürmesine rağmen kronikleşen hastalığa çare bulunamadı. Yengemin hastalığı bazen düzeliyor bazen de tekrar ediyordu. Dayım bana  “ Her derde deva oluyorsun da bir benim karıyı iyileştiremedin madem bu böyle bana bir karı bulun…”diyerek takılırdı.  Yazları Akseki-Cevizli'ye yaylaya çıkarlardı. Manavgat’a inmiş bana uğradı bende yengemin sağlığını sordum. Dayım hurafelere inanmazdı ama kocakarı ilaçları denen geleneksel anlatılara da burun kıvırmazdı. Kocakarı ilaçlarının hastayı psikolojik olarak rahatlattığına inanırdı. Dayım dedi ve anlatmaya başladı: “Köstü denilen bir kemirgeni avladım ve pişirip yengene yedirdim ishali durdu. Çevremizdekilerin söylemiyle bunu yaptım ve buda yengeni rahatlattı.” 

 

 

Sövme aletini Arabistan’da bırakmadık

 

Dayım, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni yaparak kardeş kavgasına ne pahasına olursa olsun son verdiği için Kenan Evren Paşa’yı ve müteşebbislerin özellikle iş ve ticaret alanında önünü açtığı içinde rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ı da takdir ederdi. Dayım saf, arî, dürüst bir Müslüman, ileri görüşlü, girişimci bir ruh yapısı ve ticaretten anlayan, uygulayan bir hesap adamıydı. Bir süre sonra, çocuklar okullarını bitirip iş hayatına döndüler ve dayımın eline daha çok para geçer oldu ve birikimleri ile Hacca gitti ve bizimde artık Hacı Dayımız oldu. O nüktedan bir hacıydı. Köye gezmek için gittiğinde; köylüler dayımı kızdırırlar, sinirlenir ve küfür ederdi. Sonra içlerinden birileri, Utanmıyor musun birde hacısın ne küfür edersin?” deyince dayım; "Ülen, hacca gitmesine gittik de ama sövme aletini de Arabistan’da bırakmadık ya!” diyerek pratik zekâsını ortaya koyardı.

 

ZONA hastalığına teşhis koyamayan doktorlar

 

Dayım bir sabah erkenden Eczacı oğlu Mehmet’le yanıma geldi. İyi görünmüyordu belli ki bir sıkıntı vardı. Hayrola dayı dedim! Sorma yeğen, “ Boynumda göğsümde yaralar çıktı. Yanıyorum. Gitmediğim cilt doktoru kalmadı bir çare bulamadılar.”  Doktorların verdiği ilaçlardan da fayda görmeyen dayımı muayene ettim ve deneyimli hekim olmanın avantajıyla teşhisimi koydum. Dayım Zona hastalığına tutulmuştu. Canını sıkma ben seni iyileştireceğim dayı dedim ve reçeteye yazdığım ilaçları hazırlaması için Mehmet’e verdim ve de tedaviye başlandı.  Dayım, 7-10 gün içinde her gün iyiye gitti ve 2 haftanın sonunda iyileşti. Sonra dayım bunu, böyle yaraları olup tedavi olamayan hastalara anlatmış ve ben o yıl 10-15 kadar Zona hastasına baktım.

 

Dayımın parasında haram para yoktur

 

Muayenehane açmamı dayım bana önermişti. Dayım, doktorluk serbest meslektir, günde bir hasta baksan bile sana yeter, madem devlet iş vermiyor, sen kendi mesleğini serbest yap dedi. Ve ben iş ve ticaret zekâsına güvendiğim dayımın sözünü tutum ve muayenemi açtım ve halen devam ediyorum. Zengin olamadım ama kimseye de muhtaç kalmadım ve çok hayır duası aldım, gerisi Yüce ALLAH’IN takdirine kalsın. Dayım kontrole geldiğinde bana para vermek istedi ve ben prensip olarak yakınlarımdan ücret almıyordum.  ısrar etti. Ben de almamak için ısrar ettim ve dedi ki; “dayım artık çocuklar para kazanıyor, kimsenin benim parama ihtiyacı kalmadı, benim parayı kim yiyecek” deyince bereket parası ver o halde dedim ve o parayı hatıra olarak hala saklarım ve dayımın paralarında haram yoktur ve o benim uğur paramdır.

 

Borcu yoktur alacağı vardır

 

Dayım 5-6 yıldan beri sürü tutup yaylaya göçmekten vazgeçmişti. Çünkü Akseki-Cevizli'ye yayla evi yaptırdı ve yazları oraya taşınıyordu. Tacirlik işine devam ediyor, köyden arkadaşı ile ortak kurbanlık alıp satarlar ek bir gelir elde ederdi. Yıllardır celeplik yapmasına rağmen bir Allahın kuluna borç takmamıştır.  Alacağı çoktur ama kimseye borcu yoktur. Kendi alacaklarında sorunlar yaşamıştır ve bana anlattığı bir olayda parasını alabilmek için İzmir de bir hafta otelde kalmıştır. Borçlu sürekli onu, parasını ödememek için oyalamıştır. Dayımın ticari hayatı, okuma yazmayı askerde öğrenmiş birisi için her yönüyle takdire şayandı. Ayrıca dayım Savaş’ın liseyi bitirdikten sonra okumayı istememesini anlayışla karşılar ve onu korurdu..Savaş askerlik sonrası bizden biri olan bizim Hasan’ın  namı-diğer 5’inci Hasan'ın kızı Perihan hanımla evlendi. 5’inci Hasan’ın dayımın hastanede yattığı sürece baş ucundan ayrılmaması ayrıca takdire şayandır.

 

 

Vefatı ve adaletin kestiği parmak

 

Kaza olduğu gün yani 29 Ekim günü dayım, Manavgat Lisesi önündeki yeşil ışıktan karşıya geçerken motosikletle yarış yapan 17 yaşındaki bir delikanlının kendisine çarpacağını nereden bilebilirdi?  Haberi aldığımızda hastaneye koştuk. Nereden ve nasıl bilebilirdik acilen ameliyat olması gereken hastanın ameliyathaneye çıkmak için 20 dakika bozuk asansörün tamirini bekleyeceğini? Ve yine nereden bilebiliriz ki tomografisinde çökme kırığı saptanan hastanın acil ameliyata alınmayıp sedyede bekletildiğini ve hasta dayım kendinden geçmeye başlayınca ameliyat kararı verilip, birde asansör bekleyeceğini… Acil hasta nakillerinde, turizim şehrimiz de hava ambulans sisteminin kurulmamış olması da sağlık hizmetlerinde ki devrimin acaba göstergesi midir? Biz, bütün bu olumsuzlukların dayımın sağlığına kavuşmasını zorlaştırdığının bilincindeyiz ve dayımın soy ağacında en az 10 doktor sağlık alanında milletimizin hizmetindedir. Bizler bu acil durumda sistemin içinde ezildik ve YÜCE ALLAHA dua etmekten başka elimizden hiç bir şey gelmez -yapamaz durumuna düştük, çırpındık kahrolduk. Bu acı anlatmakla-yazmakla bitmez, bunu ancak yaşayanlar bilir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen umutla görevli hekimin söyleyeceği sözlerden bir yaşam umudu medet bekleyenler bilebilir ancak yaşanan o umutsuzlukları.

 

Sessiz gemiyle yolculuk

 

Umutsuzluğumuzun umuda, bir müjdeli haber beklemeye hasret düşüncemizle aldık acı haberi. Dayımız bizlerin yanı sıra kendi kuşağının bir tarihini de yanına alarak elveda demişti. Dayanamamış, direnememişti. Burada cenazemize katılarak acımızı bir nebze olsun dindirmek için yanımızda olan insanların isimlerini tek tek sayarak diğerlerine haksızlık yapmak istemem. Ortak acıyla defnettik dayımın cenazesini. Mustafa Dayım canım, kanım Yüce Allah’ın rahmeti gani gani üzerine olsun. Mekânın Cennet-i ala olsun. Aziz hatıralarının önünde saygıyla eğilirim. Bizleri cennetinde bekle! Seni çok ama çok özleyeceğiz.

 

Kardeşi Mehmet Coşar anlatıyor:

 

Rahmetli ağabeyim Mustafa Coşar’ı anlatabilmek için onun ruh dünyasına inebilmenin ne kadar önemli olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. O bir ağabeyden öte bir baba, bir arkadaş, bir candan dost ve en önemlisi de hiçbir zaman ihaneti düşünmeyen bir sevgili idi benim için. Bugün onun dürüst kişiliğinin kimliği altında kazandığımız sevgi ve saygının doyumsuz tatlarını yaşarken onu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Kimseye muhtaç olmadan, el ayaktan düşmeden ölmek istediğini hep dile getirirdi. Kaza sonrası hastanede yattığı günler ona bunu hissettirmemek için çok çaba sarf ettik. Alın yazısı mı yoksa kader mi diyelim melun bir trafik kazasında ağabeyimi ebediyete yolcu ettik.  Dinmeyen bir acının anılarıyla her an gözyaşlarımızla toprağını sulamaya devam ediyoruz. Mekânı cennet, ruhu şad olsun!

 

 

Okuyucuya not:

 

Değerli okuyucu 79 yaşında aramızdan ayrılan merhum Mustafa Coşar’ın küçük kardeşi Mehmet Coşar ile hayatta olan yaşıtlarının onunla ilgili anılarını yakın zamanda piyasaya çıkaracağımız kitabımızda geniş bir şekilde okuyabileceksiniz. Gazete sütunlarımız ancak bu kadarına izin veriyor. Yoksa koca bir ömrü iki sayfaya sığdırmak gerçekten zor. Coşar Ailesi’nin acısını paylaşır, anıları önünde saygıyla eğiliriz.

Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Konyaaltı Belediyesi barınağında 233 yeni doğum
Konyaaltı Belediyesi barınağında 233 yeni doğum
Asfaltta Muratpaşa imzası
Asfaltta Muratpaşa imzası