Advert

CEHALET NE GÜZEL, İNSANLARI MUTLU EDİYOR

Yıl 1980. 12 Eylül’e her gün biraz daha yaklaşıyoruz. Her evin penceresinden çocuklarının eve dönüp dönmeyeceğini bilinmezliği içerisinde acılı gözlerle, gözlerini yollara yatırmış analar, babalar. Benim lise yıllarım

CEHALET NE GÜZEL, İNSANLARI MUTLU EDİYOR
Bu içerik 118 kez okundu.
Advert

İki ağabeyim üniversite öğrencisi. Biri İstanbul’da diğeri Adana’da okuyor. Dolayısıyla kulaklar radyoda, gözler ise aile fertlerinin birbirlerini teselli etmek adına hüzünlü çoğu zamanda buğulu hallerde… O dönemlerin kişilerde yarattığı tahribatı kelimelere dökmek ve o duygulara anlamlar yüklemek her ne kadar o dönemleri yaşayanları zorlasa da; birilerine lanet okumakla o günleri yaşanmamış saymak kendini inkâr anlamına gelir. Belki de o yüzdendir döneklere, liboşlara ve de‘evet ama yetmez” diyerek Emperyal güçlere hizmet eden sözüm ona aydın geçinenlere tepkimiz.  O günlerin her saniyesini acılarıyla yaşamış biri olarak Kenan Evren’e rahmet dilesem belki de Tanrı’nın gücüne gider. Vatanı kurtarmak isteyenlerin birbirlerine sıktığı kurşunlarla, Vatan’ı “vatanı kurtarmak isteyenlerden” kurtarmak için emniyet güçlerinin birbirine sıktığı kurşunların havada uçuştuğu hiç unutulur mu?

 

Ölenler öldü; kalanlar fark etti ki, kurşun onların hissetme duygularını kalbinden vurmuş.
Kurşunlananlar ölmüş, ölmeyenler ise hissetmez olmuştur. Solon’dan beri yeni bir wwwkrasi çıktı;“Artık zincirlerimizi kendimiz seçecek kadar özgürüzdür…” Ama merak etmeyin 12 Eylül’ü yapan anlayışlar var oldukça tarih yeni Kenan Evren’leri üretmekte gecikmeyecektir…

12 Eylül’ün birinci derecede mağdurlarından ağabeyim Sedat Memili, ki sizler onu gazetemizdeki köşe yazılarından gayet iyi tanıyorsunuz. Kenan Evren’in ölümünden sonra bundan tam 7 yıl önce yazmış olduğu bir yazıyı bizlerle paylaştı. Bir döneme ışık tutan bu yazıyı şiddetle okumanızı tavsiye ederim. Allah bizlere ve bu güzel ülkeye bir daha böyle acılar yaşatmasın.

 

 

KENAN EVRENLE İLGİLİ OLARAK KENDİMLE RÖPORTAJ

 

Bu yazı bundan 7 yıl önce yazılmıştır. Gazeteler Kenan Evren’in hasta olduğunu yazmıştı.

“İnancımızda, ölülerin ardından kötü konuşulmaz.

Ölüm ile insanın ruhu ve bedeni artık Tanrı’ya aittir.

Evren ölmedi. Hasta.

Ölmediğine göre söyleyebilirim.

Eğer ölürse ona asla "rahmet" dilemeyeceğim.

Sadece zehir edilmiş çocukluğum ve gençliğim için değil,

Yüreğine ateş düşen yüz binlerce anne ve baba için.

Gözaltında kaybolan hayatlar, sönen umutlar, tüketilen yaşamlar için.

 

12 EYLÜL’E GELİŞ

 

Bir sabah uyandım.

Daha doğrusu öyle zannettim. O sabahtan sonra uzun müddet uyutulacağımı bilmiyordum.

Radyoda Hasan Mutlucan; Önce rastlantı zannettim.

Ardından Müşerref Akay... Daha da ardından ; "Yüce Türk Milleti" diye başlayan nutuk.

Duyduğum nutka göre bu ülkeyi Atatürk bize emanet etmiş.

"Yüce Türk Milleti!" diye nutka başlayanların, bu emanete nasıl ihanet ettiklerini görme talihsizliğiyle yüzleştim.

Sokaklar bomboştu. Askeri araçlar devriye geziyor.

Belediye araçları da güvenlik nedeniyle halkın sokağa çıkmaması gerektiğini bağırıyordu.

Askeri darbe zamanlarında en iyi halk sokağa çıkmayan halktı.

En makbul insan ise konuşmayandı. Konuşan, makbullerde vardı elbette.

Havada "ihtilal" kokusu vardı. Bu kokunun ne kadar pis olduğu çok sonraları ortaya çıkacaktı.

Evet, sokağa çıkmayacaktık ama eşimin dişi ağrıyordu. Bir gece önce konuştuğumuzda onu diş doktoruna götüreceğime söz vermiştim.

 

İHTİLALLER İNSANA İNSAN OLDUĞUNU UNUTTURUR

 

İhtilallarda bütün sözler ertelenir. İhtilallarda insani bütün ihtiyaçlar askıya alınır. İhtilallar insana insan olduğunu unutturur ve insan gibi yaşama değerinin ne olduğunu anımsatır.

İhtilallar, sözünde durmamanın yasal gerekçeleridir.

Yerine getirilmeyecek yeni sözlerin verilmesidir ihtilal. İnandırıcılık için, namlular yeterliydi.

wwwkrasilerle, tutulmayacak sözler ikna edilerek verilir; ihtilallarda yine tutulmayacak sözler, namlularla ikna edilir.

wwwkrasi zamanının sözleri, ihtilal de namluya dönüşür.

 

KURŞUNUN ŞAKASI YOKTUR

 

Sözlerin şakası veya "pardon"u vardır; ama kurşunun şakası yoktu.

Ama eşimin diş ağrısının da şakası yoktu. İki sesin arasında kaldım.

Evren'in "Yüce Türk Milleti" ile eşimin "Ah! Dişim ağrıyor."Eşim sanki Vatan'dı.

Bir an vatanın dişi ağrıyor diye düşündüm. Evren ağrıyan dişi çekecekti.

Eşimin mikrop toplayan dişi abse yapmıştı. Evren de vatanda mikrop toplayan dişleri çekecekti. Sonra kafam takıldı. Mikrop toplayan dişler hangisiydi?

O zaman karpuzlar bile "solcu" ve "sağcı" olarak ikiye ayrılmıştı. Kimler temizlenecekti; solcular mı sağcılar mı?(Temizlemek; ne kadar kirli bir kelime)

Sağcılar, bu vatanı mikrop saydıkları solculardan kurtarmak için çalışıyorlardı. Solcularda aynı vatanı kurtarmak için mikrop dedikleri sağcılara savaş açmışlardı. Bu vatanı kurtarmak isteyenler, birbirlerini temizlerken, vatanda neler olup bittiğini kimse göremiyordu. Sonunda vatanı ele geçirmeyi başaran uluslar arası şirketler, vatanı kurtarmaya çalışanları toptan temizleme girişimini başlattı.

 

Bu olay tarihe 12 Eylül olarak geçti. (Bu yazıyı 12 Eylül 2009’da yazmıştım.

Sözümde duruyorum, adı Evren olan birçok kesimde de “Kenoş” olarak nitelendirilen ülkemin yüz karasının ölümüne rahmet dilemiyorum.

 

HİSSETMEYEN BİR TOPLUM

 

Vatanı kurtarmak isteyenlerin birbirlerine sıktığı kurşunlarla, Vatan’ı “vatanı kurtarmak isteyenlerden” kurtarmak için emniyet güçlerinin birbirine sıktığı kurşunlar havada uçuştu.

Ölenler öldü; kalanlar fark etti ki, kurşun onların hissetme duygularını kalbinden vurmuş.

Kurşunlananlar ölmüş, ölmeyenler ise hissetmez olmuştu.

Evet, şakasız hissetmeyen bir toplum olduk; örneğin artık hırsızlık seçim tercihlerini engellemiyor. İstismar, kayırmacılık, adaletsizlik, kendi lehine haksızlık bırakın karşı konulacak bir durumu tam tersine, ele geçirilmek ve sahip olunacak bir meziyet haline gelmiş.

Ölenler, öldükleri için hissetmiyorlardı; kalanlar da hayatta kaldıkları için hissetmiyorlardı.

Hissetmeden yaşayanların ülkesi olduğumuzu 15 – 20 yıl sonra fark ettik.

Coğrafyamızın bir geleneğidir; Hükümdara hata yapılmazdı. Hükümdara ve kararlarına karşı olmak günahların en büyüğü idi.

 

HATA YAPANLAR BESLENMEDİ

 

Hükümdara hata yapanlar beslenmezdi; beslenmedi de… (Birde asılmayıp beslenenlerin hikâyeleri yayınlandı. Keşke asılsaydık ta beslenmeseydik diye feryat ediyorlardı)

Hükümdar öylesine adi(l)di ki, bazen beslenmeyip öldürülecek olan küçükse, adaleti yerine getirerek, yaşları büyütüldü.

Çağ atladık dedi, bu karanlıklaştırılan topraklardan büyüyen siyasetçiler; doğruydu. 21. Yy’dan 15. Yy’a hızla geçiş yapmıştır. Bizim gibi, Köy Enstitülü öğretmenlerin yetiştirdiği cahiller bu dönüşü anlayamadı. İmam Hatiplerden bu dönüşümü anlayan, yarım metre çaputla neremizi örteceğimiz konusunda yıllarca ahkâm kesen profesörler yetişti.

Ama bu çaputla örtünenlerin, sosyal hakları, sigortalıkları, istihdam sorunları, insan yerine konmaları gibi onlarca sorun, bilim ile birlikte karanlığa gömüldü.

Görmek istemediklerimizi yaşarken, hayal ettiklerimizi ekranlarda izledik. Sanallaştı her şey.

 

ZİNCİRLERİ SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ

 

Zincirleri kırmak aklımızdan ve hayalimizden geçmiyordu; çünkü cep telefonlarımız, kredi kartlarımız, Facebooklarımız ve laklakalarımızla o denli meşgulüz ki, özgürleşmek, zincirlerimizi kırmayı düşünmeye vaktimiz yok.

Ama övünecek başka değerler bulduk; benim zincirim seninkinden parlak…        

Ben, filanca cemaatin müridiyim, diye övünenler Türkiye’nin ne kadar wwwkrasiye yaklaştıklarını iddia ettiler; oysa iradenin teslim edildiği yerde wwwkrasinin olmayacağını unutmuştuk.

Kenoş namıyla maruf Kenan Evren, akıl yürütmeyi ve matematiksel gerçeklikle kavramayı unutturmuştu.

Hem cemaatçi hem de wwwkrat olunamayacağını kavrayamadık…

Sadece o mu?

Gökyüzünde tanınmış olan haklar insanlara bol keseden dağıtılırken, yeryüzünde sahip olmamız gereken haklar elimizden bir bir alınıyordu.

Haksızlıkların adresi olarak bize gökyüzünü göstermişlerdi; biz de açlığımızın, işsizliğimizin, yarınsızlığımızın, bir köşede sessizce öldürülüşümüzün nedenlerini gökyüzünde aramaya başladık.

Buna neden olan yeryüzündekiler uzaktı ve hatta Atlantik ötesindeydiler. Onların bize getireceği “özgürlük ve adaleti” bekler olduk.

Isınmak için kömüre, doymak için makarnaya tamah ettik. Bu da wwwkrasinin ve özgür seçimin yeni adı oldu.

Bize yaşamayı unutturdu; sadece hayatta kalmayı öğretti.

İşte bu adam öldü.

Beni birine benzettikleri için aylarca cezaevine attı. Ben iki kez şanssızdım.

Birincisi, binlerce akranım gibi, adressiz kurşunlarla ölmedim; ikincisi bu kurşunlar hissetme duygumu öldüremediler.

Şimdi çevremde hisseden insanları arıyor ve onlarla birlikte hayatımı, yaşamaya çevirmeye çalışıyorum.

Eğer ölseydim, belki de şanslı sayılacaktım. Veya kurşunlar hissetme duygularımı öldürseydi.

Şimdi, ülkemi savaşsız teslim almak için kurulmuş proje partilerine oy verip mutlu olacaktım. Cehalet ne güzel, insanları mutlu ediyor.

Böyle bir toplumu yaratan, karanlığın kapısını açan Netekim Paşa’ya nasıl rahmet dilerim. Tanrı’nın bile bu rahmete güceneceğini tahmin ediyorum.

Keşke daha yaşasaydı; Erdal Eren’in şahsında ölümüne neden olduğu binlerce gencin, yuvasını yıktığı milyonlarca insanın ruhları arasında vicdanen boğulsaydı.

Allah ona uzun ömür verseydi ve bütün sevdiklerinin ölümünü görseydi; Maalesef öldü.

Yarattığı cehennemin ne kadar günahkârla dolduğunu daha iyi görebilirdi belki.

 

Sözlerim boşuna; tarih son sözünü söylemeye başladı bile.

 

 

Advert
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
CHP'li Budak: Hükümet'in ekonomi paketi sorun çözmez
CHP'li Budak: Hükümet'in ekonomi paketi sorun çözmez
Manavgat Belediyesi'nden kent mobilyası imalatı
Manavgat Belediyesi'nden kent mobilyası imalatı